Haber

Komando kamplarından 15 temmuz sonrasına… Devlet silah ‘kaybeder’ mi?


Hakan GÜNGÖR

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden 15 gün sonra…

Mustafa Maraş adlı şahıs Ankara’da köy yolunda tartıştığı iki kişiyi MP-5 silahla vurdu. Cesur Demircioğlu’nun öldürüldüğü olay, Türkiye’de çok büyük bir tartışmanın fitilini ateşleyecekti.

Maraş, mahkemede silahı 15 Temmuz’da elde ettiğini söyledi. “Tabancayı 15 Temmuz darbe gecesi Ankara Emniyet Müdürlüğü önünde dağıtmışlardı. Ben de oradan almıştım” dedi. İddiasına göre yazılı bir kayıt tutulmaksızın sivillere silah dağıtılmış, kendisi de silahı böyle almıştı.

Konu o günlerde gündemi epey meşgul etti. Zamanla unutuluyordu ki organize suç örgütü firarisi Sedat Peker’in açıklamaları konuyu yine gündeme taşıdı.

Peker’in iddiası, darbe girişiminden sonra da silah dağıtılmaya devam edildiği yönündeydi. Peker, “15 Temmuz sonrasında da bu silahları dağıtmaya neden devam ettiniz?” diye soruyordu. Gerçekten silah dağıtılmış olabilir miydi?

53 YIL ÖNCE ORTAYA ÇIKAN KOMANDO KAMPLARI

Hiçbir resmi görevi ya da yetkisi olmamasına rağmen silahlandırılmış kişilerin nasıl insan öldürebildiğine ilişkin elimizde oldukça fazla bilgi var. Bunların en dikkat çeken örneklerinden biri de sonradan MHP adını alan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin (CKMP) himayesindeki “komando kampları”ydı.

Tıpkı bugün iddia edildiği gibi, o dönemde de açıkça silahlandırılan ve gayrinizamı harp teknikleri öğretilen kişiler, Türkiye’de elini kolunu sallayarak silahlı saldırılar düzenleyebilmişti.

“Komando kampları” denilen antikomünist örgütlenmeler 53 yıl önce bugünlerde ortaya çıktı.

31 Haziran 1968’de Demokrat İzmir gazetesinin okurları şu satırlarla karşılaştı:

“CKMP’li gençler komando kursuna tabi tutulacak!”

İzmir’de ilki açılan bu kampların sayısı zamanla pıtrak gibi çoğaldı.

Sayı arttıkça ve İzmir, Ankara, İstanbul başta olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanına yayılınca kamplarda olup bitenlere dair detaylara da ulaşıldı.

CKMP Sözcüsü Rıfat Baykal kampları ilk açıklayan kişiydi. Sorumlularından biri, Türkeş’in has adamlarından Dündar Taşer’di. Emekli Albay Reşat Gökman da eğitmenler arasındaydı. İşin aslı, Türkeş, görev yaptığı ABD’den dönüşünde, orada öğrendiği kontrgerilla taktiklerini öğretiyordu.

KAMPTA BİR GÜN

Kampta sabah 06.00’da uyanılıyordu. Sabah namazının ardından yürüyüş yapılıyordu. Ardından judo, karate, boks, güreş ve atıcılık eğitimi geliyordu. Geceleri de milliyetçi propagandayla geçiyordu.

Evet, “atıcılık” gündeme taşınmamaya çalışılıyordu ama işin rengi gün geçtikçe belli oluyordu.

O dönem güçlükle de olsa komanda kamplarını gözlemleyebilen Ant dergisi muhabiri, “Kampın yüz kişilik olduğunu söylemişlerdi ama içtimada 40 kişi vardı. 14 çadırdan ise birinin kapısı hiç açılmamıştı. O çadırın silah deposu olduğu anlaşılıyordu” diye yazdı.

Gazeteci Ergin Konuksever de “Onlar da orada yakın dövüş teknikleri, Molotofkokteyli nasıl yapılır, silah nasıl kullanılır, bu tür şeyleri öğreniyorlardı” diyordu.

Gençler sadece “eğitim” alıyordu sanmayın. Onlara maaş da bağlanıyordu.

TÜRKEŞ: ‘ASIL GAYE KOMÜNİSTLERİN MİTİNGLERİNİ DAĞITMAK’

Peki, nereden geliyordu bu değirmenin suyu? Resmi destek alındığı aşikardı. Devletin kaynakları seferber edilmişti. Örneğin çadırların dahi Kızılay’dan temin edildiği konuşuluyordu. Öte yandan burjuvazi desteği de söz konusuydu. Murat Bayrak isimli iş insanının burayı finanse ettiği yazıldı, çizildi. Yıllar sonra, Eski CIA Ajanı Frank Terpil, Murat Bayrak’a silah gönderdiğini ifade edecekti.

Türkiye, ’60’ların sonunda önemli işçi ve öğrenci hareketlerine sahne olurken bu hareketleri bastırmak için kadrolar yetiştiriliyordu.

Kısa süre içinde Türkeş partisiyle kamplar arasındaki bağı açıkça ifade etti, kampların CKMP kontrolünde olduğunu doğruluyordu. Niyetinin kontrgerilla faaliyeti olduğunu da:

“Gençlik kolları, çeşitli sportif kültürel faaliyetlerde bulunuyorlar. Bu arada kendilerine judo da öğretiliyor. Komünistler memleketi sahipsiz sanıp da sokak hakimiyeti kuramazlar. Onların anlayacağı dilden konuşacak memleketçi, milliyetçi çocuklar vardır”.

Türkeş şöyle sürdürüyordu sözlerini:

“Asıl gaye komünistlerin hareket haline geçmeleri halinde bir mitingin nasıl dağıtılacağı, nasıl karşılanacağı, tecavüzden nasıl korunulacağı gibi belirli ve esaslı bilgiler verildi.”

SİLAHLI SALDIRI DÜZENLEDİLER, OKUL BASTILAR, KİTAPLARA EL KOYDULAR

Kampta karate dersleri veren Oğuzhan Cengiz, 100 binden fazla kişinin eğitildiğini söylüyordu.

Bu “komandoların” faaliyetleri Türkiye’yi karanlığa boğdu.

Battal Mehetoğlu, Mustafa Bilgin, Zeki Erdoğan, Süleyman Özmen, Necdet Güçlü gibi isimlerin “komandolar” tarafından öldürüldüğü ifade edildi.

Siyasal bilgileri, DTCF’yi, hukuk fakültesini, öğrenci yurtlarını, yüksek öğretmen okulunu bastılar.

Seminerlere saldırdılar. Doç. Dr. Celil Bozkurt’un “Milliyetçi Hareketin ‘komando’ kampları” makalesinde hatırlattığı üzere Dünya Sağlık Günü nedeniyle düzenlenen doğum kontrolü konulu seminer, “Türklerin kısırlaştırılamayacağı” ileri sürülerek engellenmek istendi.

Yine Bozkurt’un aktardığı üzere, yayınevi basıp Türkeş’i eleştiren kitabın 5 bin nüshasına el koydular.

Bunlar, faaliyetlerinden sadece birkaçıydı…

KAYIP SİLAH SAYISI 107 BİN

Tüm bunlara bakınca görülen şey açık:

Devletin hiçbir yetkisi, resmi bir görevi olmamasına rağmen sivilleri bir “sokak gücü” olarak eğitip silahlandırması yeni bir senaryo değil.

Ardından bu silahlarla nasıl suçlar işlendiği, bunların üzerinin büyük ölçüde nasıl örtüldüğü de biliniyor.

Dün, kimi silahlar komando kampı çadırlarından çıkıyordu. Bugün kayıp silah sayısının 14 binden 107 bine çıktığı konuşuluyor. İçişleri Bakanlığı 107 bin sayısını doğrularken bunun 1944-2017 arasını kapsadığını söylüyor. Peki, bu silahlar nerede?

Güya bilinmiyordu.

Ama şundan eminiz; görmezden gelinebilir, göz göre göre dağıtılabilir ama devlette silah kaybolmuyor…

BAŞBAKAN GÖZ YUMDU, İÇİŞLERİ BAKANI DESTEKLEDİ

Aslında silahlı eğitim verilmesi bile başlı başına hem kampların hem de CKMP’nin kapatılması için yeterliydi. Bir siyasi partinin silahlı eğitim kampları kurmaya yetkisi elbette yoktu.

Dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan’ın bunu “İti ite kırdırma” olarak gördüğü belirtildi. Aslında Başbakan Süleyman Demirel’in her şeyden haberi vardı. Ancak bu, doğrudan tercih ettiği bir durumdu. Lider, içişleri bakanıyla aynı fikirdeydi.

O dönemde CHP bir rapor hazırlayıp faaliyetleri ortaya koydu. Türkeş ve avanesi bunu şiddetle reddetti. Yıllar sonra devletin bir rapor hazırladığı ve Süleyman Demirel’e sunduğu ortaya çıktı. Rapora sahte dendi.

RIZA TÜRMEN: BUGÜNKÜ İFADELER OLSAYDI
KUTLU ADALI KARARIM FARKLI OLURDU

Geçtiğimiz hafta, “Çözülmesi ‘tercih edilmemiş’ bir cinayet: Kutlu Adalı” başlıklı bir yazı yazmış, yazıda AİHM’nin 6’ya karşı 1 oyla Türkiye’yi “Ölümü etkin şekilde araştırmadığı” gerekçesiyle mahkum ettiğini belirtmiştim. Aksi yönde oy kullanan ismin ise Rıza Türmen olduğunu hatırlatmıştım.

Yazının ardından Rıza Türmen aradı. Kararda, esasla ilgili bir fikir ayrılığı olmadığını, usul bakımından farklı yaklaşımının olduğunu belirtti. Türmen’e göre polis olay yerine zamanında gitmiş, tüm tanıklarla görüşülmüş, balistik inceleme yapılmış ve otopsi gerçekleştirilmişti. Türmen bu nedenle etkin soruşturma yapıldığını düşünerek bu kararı verdiğini söyledi.

Türmen’e, Sedat Peker’in iddialarını hatırlattım ve “Bu iddialara bakınca kararınızı nasıl yorumluyorsunuz?” diye sordum. Türmen, Sedat Peker’in iddiaları o dönemde söz konusu olsaydı kararının da farklı olacağını ifade etti.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
instagram takipçi hilesi organik takipçi satın al bayan takipçi satın al takipçi satın al instagram beğeni arttırma instagram takipçi satın al ege tülek takipçi satın al takipçi satın al Takipçi kasma hilesi Ücretsiz Video İndir porno izle takipçi satın al tarot fal baktır